18 Şubat 2018 Pazar

gülerek gürül gürül





gülerken 
mavi ve sahiden tükenmez bir umut belirir

yaşamak
kıştaki bahardır
duyabilirsin

yaşamak 
portakal reçelinde buluşan 
iki çatal

yaşamak:
kokusu temiz havlunun
mendilin kenarındaki süs
iliklerine kadar üşüdükten sonra
ısınmak

yaşamak
gülerek gürül gürül
büyülenmek her şeyden
kar tanelerinden
fotoğraftaki bir ayrıntıdan
deniz kenarında birlikte durmaktan
ve portakal reçeli yerken
üstüne damlamasından
yine yeniden gülünce
korkmamaktan

ısınmak gülerek
daha çok 
daha çok
gülmek
birlikte
yüzümüzde gül açana dek




yasemin şenyurt
18.02.2018

oyun





dizlerim kanamıştı
hiç unutmuyorum

altı bir değildi dünyanın en güzel kapısı

çat pat konuşuyordum

reşat nuri güntekinin bütün kitaplarını okuyordum
çalıkuşu hariç

çat pat anlıyordum

önlüğüm maviydi
yakam süt beyazı

bir astronot düşlüyordum
adı Ozan 

dünyanın en güzel kapısı
kütüphaneye açılır

tarık buğra'nın küçük ağa kitabını okuyamayınca
utanırım gidemem derse

aziz nesin'in şimdiki çocuklar harika
orhan kemal'in cemile 
o yıllarda dokunur hayatıma

cuma günleri iple çekilir
okuma saati okulda

özeti olmaz ki okuma tutkusunun

aynaya baktım
çok buğulu
karar verdim
yazmalıyım

ferit edgü'yü okuyacağım daha
tomris uyar ile kendimden geçeceğim
tutunamayanlar ile tanışacağım

pessoa
gelecek 
bachmann
sarsacak
sait faik ile sevilecek semaver
deniz kızları
balıkçılar ve nice an

lale müldür
birhan keskin
didem madak ile 
dertleşip
uçurtma olunacak
başaramazsam
topaç
başaramazsam
bir deniz minaresi

kitaplar okurum yıllardır
ama içlerinden biri 
canıma okudu
adı boyalı kuş 
yazarı kosinski
hayat artık çok başka

mücadele sürmeli

yasemin şenyurt
18.02.2018
saat:18:12
Ankara

bağımsız merhaba





güne kendinle başlarsın
seine içindedir
trieste içindedir
dünyanın öte ucu içindedir
ankara içindedir
kapıdan çıkıp bahçelerde yürüdüğünde
şiirler aklındadır
bir rüya gördüğünde
bir hayal kurduğunda
bir gerçeğe kavuştuğunda
merhaba dersin 
dünyanın bütün dillerinden
bağımsız
merhaba dersin
bütün şairlerden özür dileyerek
göz kırpar bir filozof sana

yasemin şenyurt
18.02.2018

28 Ocak 2018 Pazar

Bachmann'ın Malina Romanına Dair: Duvardaki Çatlağı Görüyor musun?





"Bachmann'a göre İkinci Dünya Savaşı'nı izlemiş olan 'savaş sonrası' dönemi, belki ilkinden de korkunç olan bir savaşın yaşandığı dönemdir. Bu savaş artık cephelerde, dış dünyada değil, insanların iç dünyasındadır; en büyük hedef insanları iç dünyalarında yıkmaktır. Bu yıkım ve cinayetler, artık tarihin belli dönemlerinde değil, günlük yaşamımızda yer alır. Bachmann'a göre insanın insanı manevi açıdan, sevgisizliklerle, türlü yaralamalarla öldürüşü, gerçek cinayetleri oluşturur; boyutları daha geniş olan sonraki tüm cinayetlerin, büyük kıyımların temeli, bu günlük cinayetlerde aranmalıdır."
Zeynep Köylü



Bir şeyin adı olması, bir kişinin ismi olması baştan beri alıştığımız bir şeydir. Öyle olmasaydı dünya daha yabancı, daha karmaşık gözükebilirdi. Elbette bu rahatlığın da bir bedeli var. Kişi kendi ismini söyleyebilir ya da yazabilir hale geldiğinde ne yazık ki yaşamının duvarlarını da örüyor, çatlakları göremeyecek kadar bu duvarları örme işiyle meşgul olanlar dünyaya teslim oluyor. 

Yazmak; en başta kendi adını, soyadını, yaşını, cinsiyetini, ülkeni, ruh halini, bulunuşunu yeniden tasarlama meselesi değil mi? Eğer bunları yeniden tasarlama cesaretimiz yoksa cümlelerin ve hayal gücünün yaşamımızda sıradan bir yeri olur. 

Malina'yı okurken başım döndü, gardroba saklandım, su püskürttüm, sabunlu suyu kabloların üzerine döktüm ama sanırım Bachmann'ın başkaldırısının yeteri kadar farkına varamadım. 

Her birimizin katil olduğunun farkındalığı ciddi bir biçimde yaşamımı etkiledi. İnceliğe ve derinliğe karşı işlediğimiz suçlar yüzünden savaşların olduğunu düşündüm. Birbirimizi anlamayarak, dinlemeyerek, duymayarak nasıl da öldüğümüzü/öldürdüğümüzü duyumsadım.

Bir yargıya varmak kolaydır. Özne ve yüklem bunun için yeter. Bir anlamın içinde başka anlamlar saklamak ise "hayretle yaşamayı" ve "hayretle yazmayı" istiyor/gerektiriyor.

Bu dünya hangi cümlemi alamaz? Annem ve babam hangi cümleme dokunamaz? Hangi cümlem ışıl ışıl kılar anılarımı? Hangi cümlede ben varım? Bir kitabı bir adam için yazmayı istediniz mi? Kitapları okşayarak uyudunuz mu? Aşkın tek/iki/üç kişilik olmasının ya da olmamasının önemi var mı? Varoluş gerçekten anlamlandırabilir mi? Savaş ve cinayetler olmasaydı...Tecavüz ve gaddarlık olmasaydı belki...

Cümlelerinizi yarıda bırakabilir misiniz?
Mektuplarınızı yarıda bıraktınız mı?
Yazmayı yarıda bırakabilir misiniz?
Yaşamınızı...
Sıkı sıkıya sarıldığınız dilbilgisini yok sayarak ölüme yaşayabilir misiniz!

Malina: Yaşama/yazına/ölüme başkaldırı. Onca iş, güç, eğlence, zorluk, gürültü içinde bir an/bir ömür durup NİÇİN diye sorabilir ve  hayretler içinde kalan dünyaya bir biz/siz ben yaşadı diyebilir misiniz? 

Adımı yazıyorum/söylüyorum ama emin değilim, bu ad benim mi?

Hayalgücünün bana hediye ettiği özgürlük sayesinde şüphenin zehir ve panzehir olduğunu düşünüyorum. Her şeyden eminseniz her şey yoluna girer. Bir şekilde her şeyin yoluna girmesi gerekliliği ile meşgul olursanız aklı başında ya da düzgün cümleler kurarsınız. Aklınızın/ruhunuzun gıdıklanmadığı bir hayatınız olur. Bu hayatın yoklamasında mevcut, çalışkan ve uslusunuzdur. O kadar mevcutsunuzdur ki namevcutlar ve geç kalanlar, çok geç kalanlar sizi ilgilendirmez. 

Bir  adın varlığını ve bir cümlenin kuruluşunu ya da kurulmayışını sorgulamamış ya da üzerinde düşünmemişseniz cinayetleri soğukkanlılıkla işlemeye devam edersiniz. Tercihiniz hep dilbilgisinden, tamlıktan, bütünlükten ve müfredattaki hayat bilgisinden yana olmuşsa ve dersleri hiç asmamışsanız; yaşamı, yazmayı,ölmeyi anlayamaz ve anlamlandıramazsınız. 

Yarım bir adım ben Malina'yı okumuş. 

Yarım bir yaşamım ve tam olmak ile meşgul olamam. 

Yasemin Şenyurt
28.01.2018



biraz da duyma!

Gözlerimi açamıyorum bir türlü. Sanki göz kapaklarımın üzerinde dev bir kaplumbağa uyuyor. Ellerim birbirine kenetlenmiş, teselli ediyor parmaklar birbirini. Uyandığım günde değilim. Ben ölünce de böyle sürecek demek ki gün ve gece. Dalga mı geçiyorsun, elbette sürecek bu çılgın düzen. Dalgalar yıksın, yıkasın seni. Bırak kar gibi kendini. Şu güneşli güne uyanmasan da yürüyorsun. Yürürken türkü söylüyorsun. Vücudunun her noktasında bir yaprak titriyor. Ellerin bir lisan öğreniyor. Yanaklarından yaş süzülüyor. Canımın ne önemi var, bugün ölsem üzülmem diyor bileklerin. Canımın ne önemi var sözünü daha önce de söylemiştin ama şimdi farklı bir tonda, farklı vurguyla söylüyorsun. Virgül virgül düşünceler içinde titremen sürüyor. Tek başına değilsin şimdi. Bir köpeğin başını okşamak istiyorsun, öyle güzel uyuyor ki birlikte saatlerce izleyebilirsiniz onu. 

Gözlerimi açmışım. Kaplumbağa gitmiş. Biz ateşin karşısında oturuyoruz. Hastalanmamız an meselesi. Yağmurda öyle saatlerce şemsiyesiz dolaşır, birbirimize karışıp şarkılar söylersek olacağı bu. Olsun! Cevabımız, sorumuz, soranımız yok. Olmasın! İkinci Yeni şairleri gelsin rüyamıza. Önce sen anlıyorsun, bak sepet sepet elma ile gelmiş Turgut Uyar. Canım diyorum sana. Gözlerimizden yaş geliyor. Yüzündeki anlamı dünyalara değişmem diyorum. Gülümsüyorsun. Elin yaşı alırken gözümden dudakların kıpırdıyor, duymuyorum, duymadığımı söylüyorum, duyma diyorsun. Biraz da duyma!

Kızmasana diyorum. Kızmak mı diyorsun. Sessizleşiyoruz.

Edip Cansever bize göz kırpıyor.
Sakin olmalıyım. Bu bir rüya mı diyorum. Gözlerimi kapıyorsun. Hala görüyor musun beni diyorsun. Evet diyorum. Rüya değil o zaman. Bir sahil kasabasında yazmıştım o şiiri: O ana ışınla beni Tanrım! Bu anı yaşayacağımı o günlerde bilemezdim. Nereye gitmek istiyorsun şimdi diyorsun? Burada kalalım diyorum. Son kararın mı diyorsun. Sonsuzluk kararım diyorum. Sonsuzluk kararımı bildiriyorum derken Edip Cansever ve Turgut Uyar gidiyorlar. Sonsuzluk kararımı başbaşa kaldığımızda bildiriyorum.

Bir ağacın kökleri ile konuştun mu hiç diyorum. Sen diye soruyorsun. Ben kimlerle, nelerle konuştum inanamazsın. Gerçekten mi diyorsun. Buna şaşırmana şaşırdım diyorum. Bir daha şaşırır mısın diyorsun. Gülüyoruz. İnanır mısın bilmiyorum ama bu hayatta hiç kimse ile konuşurken seninle konuştuğum zamanlardaki kadar dünyaya geldiğime şükretmedim. Çok uzun bir cümle kurdun diyorsun haylaz haylaz. Sessizleşiyoruz.

Ateşin karşısındayız, ısınmışız, uyuklamışız. İyileşiyoruz. Elmalar sepette, dokunmuyoruz. Peki diyorum. Duymadım diyorsun. Sen en içeriden duyuyorsun diyorum. Gülüyoruz. Şimdi bir oyun oynayalım mı diyorsun. Ben mızıkçının tekiyim diyorum. Ben de diyorsun. Dalıyoruz gökyüzüne, sarmaş dolaş.
Yasemin Şenyurt
18.01.2018

Ankara

bambaşka bir akıl ve yürek ile




elbette seveceksin
çoğalmak için değil
pekişmek için de değil
elbette seveceksin
sancısı ile
yangını ile
sessizlik ile
kavuşmak için değil
inanmak için değil
güç için hiç değil
titreyerek
sarsılarak
okuyarak
anlamlar yetmeyecek
şairler anlatamayacak
öyle bambaşka bir his içinde
denizi seyretmek değil
deniz olmak için
bambaşka bir akıl 
bambaşka bir yürek
duyacaksın içinde
inanılmaz gelecek bu
sesinde onun sesini duymak gibi

yasemin şenyurt
28.01.2018

18 Ocak 2018 Perşembe

yaşamı sökmüş gibi gülümseyen çocuk




Şarkılar dinleyerek sakinleştirirdim kendimi. Uysaldım. İçimde çocuklar koşuştururdu, bir çocuk hiç koşuşturmazdı, o okurdu. Eline ne geçerse, tabelada ne yazarsa, gazete, dergi, kitap okurdu. Okurken heyecanlanırdı. Her cümlenin sonuna geldiğinde okumayı değil de yaşamı sökmüş gibi gülümserdi. Yaşamı sökmek öyle kolay mı derdi koşuşturan ve yüzü epey kızarmış bir çocuk ve bizim okur başını öne eğerdi. Bir gün öyle bir öykü yazacağım ki herkes benim kim olduğumu anlayacak demeden okurdu, yazardı, okurdu. Bir gün bir şiir kitabım olacak demeden şairleri tanırdı. Yaşamı söker gibi gülümserdi, diğer çocuklar hep bir ağızdan ona seslenirdi: Öyle kolay mı!

Süt içerdi. Matematiği zayıftı. Kendisi sıskaydı. Sütü balsız içerdi.
Mutluluk oyununu YALNIZ oynamaya bayılırdı.
Evcilik oynamaktan sıkılırdı.

Yetişkinlerle arkadaş olmaya başladı. Diğer çocuklara ayak uyduramıyordu. Çünkü diğer çocuklar habersizdi cümlelerin devrik kurulabileceğinden. Hayatın devrik yaşanabileceğini öğrenmeleri için bir zorlu sınavdan geçmeleri gerekecekti.
Zarf nedir, zamir nedir, dolaylı tümleç nedir öğrene öğrene kompozisyonlar yazıyordu.
Kompozisyonlarına tuhaf isimler buluyordu.
Mutsuzluk Salatası veya Buğulu Ayna…
Mutsuzluk Salatası başlığını koyduğunda yaşamı söker gibi ağlamıştı. Kağıttaki mürekkep dağılmış, kompozisyon okunamaz hale gelmişti.
Diğer çocuklar onunla alay etmişti.
Matematiği zayıf, hayalleri yamuk, kompozisyonları yaş içinde mutluluk oyununu yalnız oynamaya bayılırdı.
Biri geldi yıllar sonra. Çocukluğundan mı, cennetten mi, düşlerden mi bilemedi. Değişti onunla. Başka türlü baktı olaylara. Mutluluk oyunu onunla daha başkaydı.
Kitap kokularına bayılıyordu ikisi de.
“Ama sen…”
Şaşkınlık, heyecan, sevinç içinde bir dilek tut dedi ona. Bugün doğum günün.
“Ama sen…”
Kendimi affettirebilir miyim dedi ona kalbi bir şeye kırılınca.
“Ama…”
Ama bağlacını çok kullanıyorsun dedi ona.
Gülümsedi, kendini sevdi, hayatı daha iyi anladı.


Yasemin Şenyurt
2018 Ocak