29 Aralık 2016 Perşembe

beklemeyin beklemeyin



bilinmezliğin dilinden kimse anlamadığı için bu yalnızlık
bu soğuk
bu girdap

biraz daha şarap
biraz daha gecenin kokusu

öpüşen çiftler var

kör kütük sarhoşlar

ayakta uyuyanlar

eğer bir şeyler olabilseydi
olmuş da olabilir
olduğuna tanık yoktur belki

bu bütün insanların aklının almayacağı bir şey
yalnızlık

kırarak gökyüzünü
yağmurdan inmesini beklediğimiz ne vardı

kırıştırarak yüzümü komik oluyorum
beklediğim şey yok

ne hayattan ne ölümden
beklediğim şey yok

gecenin kokusunu duyuyorum
yerde inanılmaz bir su birikintisi
fotoğrafını çeksek
inanılmaz alkış kopar
gecenin kokusunu duyuyorum
o su birikintisine sıçrayıp duruyorum

beklediğim şey yok
ne insanlardan ne doğadan
kırıştırarak yüzümü
komik oluyorum

palyaço olmaya hiç bu kadar yakın olmamıştım

öpüşen bir çifte çarpıyorum bisikletimle

beklemiyorum
beklemiyorum
beklemiyorum

ne ölüm
ne yaşam
ne de bir işaret

şu ders kitapları hep hatalı
ben yazacaktım ki onları
masala benzeyeceklerdi
ben yazacaktım ki
kimse bir şey beklemeyecekti

palyaçolara selam verin diyecektim
ders bir
şiir okuyun diyecektim
ikinci ünite

beklemeyin çiçekleri
bir cümle kurabilin yine de çiçekli
çiçekleri bir uzaylı yerken diye başlayın yazmaya
beklemeyin 
ne bir tabak yemek
ne bir vitamin
yürüyün denizleri
alnınızda duyarak ateşi
korkmayın öpüşen çiftlerden
kazayla veya bilerek çarpmayın onlara
dikkat edin çarpmayın sakın

beklemeyin ambulansı
beklemeyin itfaiyeyi
ders kitapları hep hatalı
çevirin sayfayı
siz 

beklemeyin 
beklemeyin
beklemeyin

çevirin sayfayı

yasemin şenyurt

25 Aralık 2016 Pazar

Kuğunun Söylediği


Yasemin Şenyurt'un çektiği fotoğraflara ve videolara ulaşabileceğiniz facebook adresi:


Düşlediğim Kadraj

Yasemin Şenyurt'un mail adresi: yaseminsenyurt@gmail.com

24 Aralık 2016 Cumartesi

sende yeni bir şiire dönüşüyor hayat






Sesime tarçın yakışıyor
Denize bakarken de keyifli bir ıslık 
Saçlarımı açıyor


Sende yeni bir şiire dönüşüyor hayat

Sesime tarçın yakışıyor
Eksi beş derecede misafir gelmiş olamaz
Kapının çalmasına aldırma gönül
Belki bir uzak yerdedir misafirler

Sende yeni bir şiire dönüşüyor hayat

Sesimde tarçın akıyor
Tutun koluma gidelim 
Bizde deniz ne arar
Bol bol kar var

Üşümek mümkün
Donmak mümkün
Beklemek de mümkün
İyi günleri ve şarkılar söyleyen çocukları

Sende yeni bir şiire dönüşüyor hayat

Bizde deniz ne arar
Bereket ki 
Deniz saydıklarımız var

Sesimde akan tarçınla diz çöküyorum
Aramak mümkün


Sende yeni bir şiire dönüşüyor hayat
Ben bunu çok seviyorum
Şimdi gitmezsem ölürüm şuracıkta
Yaşamak çok gösterişli bir iş
Seviyorum da sayılmaz
Yine de bir ödünç sigara ver
Eve gideyim
Biraz şarkı dinlerim

Sende yeni bir şiire dönüşüyor hayat
Ben bunu çok seviyorum
Sesimde akan tarçınla bir şarkıya eşlik etmek isterim
Yaşamak çok gösterişli bir iş
Seviyorum da sayılmaz
Yine de bir sigara ver
Ödünç ya da değil
Gideyim

Yasemin Şenyurt

Görkemli Sessizlik



Neden bu kitabı yazdınız diye sükunetle sordum. O bana T. Bernhard'dan bir alıntı ile cevap verdi: 



Ama şartlar hiçbir zaman kısa zamanda oluşmadı, diyor Oehler, her zaman ve her durumda şartlar uzun süren bir sürecin sonucudur.

Thomas Bernhard

Uzun sürebilecek bir sessizlik başlamıştı aramızda. Hava buz gibiydi. Havadan sudan konuşmaktansa böyle görkemli bir sessizlikte buluşmuştuk. Böyle bir havada, bu kadar kötü bir zamanda görkemli bir sessizlikte sözcüklerin peşimizde olduğunu söyledim. "Korkma" dedi ve elindeki kitaptan altı çizili cümleleri okumamı istedi:

Biz her zaman her şeyi en yakın yerde ararız, yanılgı bu. Her şeyi en yakın yerde aramasaydık, diyor Oehler, her şeyi en yakın yerde aramak beceriksizlikten başka bir şeyi kanıtlamaz.

Thomas Bernhard

Peki yaratıcı bellek mümkün mü diye soracaktım ki "şurayı da oku" dedi ve sorumu unutup dediği yerleri üç kez belki de dört belki de yetmiş kez okudum: 

İnsan her durumda daima her şeye geri dönebilmeli, diyor Oehler, bu en derin ve böylece şimdiye kadar saptanmamış ve algılanmamış geçmişe dönmek olsa da.

Thomas Bernhard

Yürüyebilseydik sanırım bütün ağaçları incelerdik sizinle. Kök, gövde ve dalları olması bakımından değil de "Rahatı Kaçan Ağaç" ile ilgileri bakımından diye düşünüyordum. Kitap masanın üzerinde duruyordu, hem de nasıl görkemli bir duruş... Kitabı rastgele açıp okudum ve ona tam da şurasını okur musunuz diye sordum:

Yürüdüğümüz sırada gözlemlediği şeyi anlıyormuş ve bu nedenle hiç gözlemlemiyormuş, çünkü insan (bütünüyle) anladığı şeyi gözlemleyemezmiş.

Thomas Bernhard

Kitaba ikimiz birden bakıyorduk ve şu paragrafla karşılaştık.


Sabahları neden erken kalkıyorum?sorusu kesinlikle ölümcül olabilir (olmak zorundadır), gerçekten sorulduğu biçiminde sorulursa ve sonu getirildiğinde ya da sonuna getirilmek zorunda kalındığında. Akşamları neden yatıyorum? sorusu, neden yemek yiyorum sorusu? Neden giyiniyorum? sorusu, beni bir insanla neden her şey bağlıyor (ya da çok şey ya da az şey) başkalarıyla hiçbir şey? soruları sonuna kadar götürüldüğünde bir soru soran ve onun sonunu getiren kişi de, ki sorunun sonunu getirir ya da sonunu getirmek zorundadır ve getirir, o zaman soru yanıtlanmıştır, kesinlikle yanıtlanmıştır anlamına gelir, soruyu soran artık varolmaz.



Thomas Benhard


 Bu paragrafla karşılaşmış olan biz ölümcül bir kazadan sağ kurtulmuş iki şaşkın, iki sağ, iki yetişkin aynı anda aynı sesleri duyuyorduk ve bizden başka bu sesleri kimsenin duymadığından emindik. Kanıtlayabilmek, açıklayabilmek hatta konuşabilmek gibi bütün yüklerinden kurtulmuş biz şimdi kitabı okumaya başka bir biçimde devam edeceğiz. 

Yasemin Şenyurt

17 Aralık 2016 Cumartesi

13 Aralık 2016 Salı

Boyalı Kuş Hakkında



"Geniş buzun ortasında yapayalnızdım. Kızgın rüzgar beni itmeye devam ediyordu. Beyaz, pamuklu, kenarları kara bulutlar bana yolculuğumda yoldaşlık ediyorlardı. Sağanaklarda delice danseden, boyuna uçuşmaktan sarhoş olan sığırcık kuşları gibi özgür, yapayalnızdım. Rüzgarın gücüne güveniyor, yelkenimi geriyordum. Bu bölgedeki insanların rüzgara neden bir düşman gözüyle baktığını, o gelince pencerelerini niçin kapadıklarını anlayamıyordum doğrusu."

Jerzy Kosinski

Boyalı Kuş'u okumaya devam ediyorum. İnsanların kötülüğe nasıl yenik düştüklerinin ve nasıl acımasız olduklarının bir çocuğun gözünden anlatımı o denli sarsıyor ki benliğimi... Sarsılıyorum ve bu kitabı okumak yıkıcı bir deneyim olduğu kadar kendime, insanlara dair bakışımı değiştiren yaratıcı bir deneyim oluyor. Kitabın yıktığı yer önce boş ve soğuk kalıyor. Daha sonra çocuğun yaşadığı bütün kötülükler karşısında yaşama tutunma mücadelesi göz kırpıyor. Yıkılan yer  karanlık, boş ve soğuk. Mezar sanki... Mezar zannettiğim yerde yaşamın tekrar canlanması çocuğun yolculuğu ile mümkün. Ölmekten beter olmanın ne demek olduğunu bu kitabı okuyana kadar anlamamışım diye düşünüyorum.  Sevginin ve iyiliğin cılızlaştığı, kötülüğün herkesin içinde büyüdüğü yerlerde bir çocuk yolculuğuna devam eder ve size "devam et" derse bu okuma deneyimi o mezarın yerine canlılığı, sevgiyi, umudu, özgürlüğü yerleştirirse "bütün dünyaların içinde mümkün olan en iyi dünyanın bu dünya olduğunu" iddia eden filozofa hesap sormak gelir içinizden. Daha neler neler gelir içinize, aklınıza, yüreğinize... 

yasemin şenyurt
2016-Ankara

10 Aralık 2016 Cumartesi

Dünya ve Pessoa




Sanki bir şeyi anlatmak için/üzere
kurulmuş bir cümleye
italik hıçkırmış
sanki yorgun battaniyenin kaçmış sıcaklığına
dökülmüş şarap
Sanki titreyen gözün içindeki çapağa
sızmış şefkat
Bu böyle anlatılmaz dercesine
Kaç takla atsam boş
Kaç kere bir bir
Saçlarımı kazıtmak için bahaneler üretmektir
(bir müddet)
Bahaneler Üretme Atölyesi'nde
unutulmuş ve kemirilmiş bir kitap kapağı
kapaktan görünen dünya ve Pessoa

Yasemin Şenyurt

9 Aralık 2016 Cuma

İçten Gelen



İçinden gelecek içinden
bir buz parçasından kaymak
sümbül aramak çekmecelerde
nergis kokmak içinden
gelecek içinden 

en güçlü olsan da 
ağlayabileceksin nar 
en güçlü olduğunda
ağlayabileceksin

uyumsuzluğuma düşen kahkül
bir cümlem bile yok

içinden gelecek
rüyayı öpüp başına koymak
gelecek içinden içinden
yağmura sarılmak
toprağa dalmak

misafir olacaksın misal
içinden gelecek miyavlamak
kış dokunmayacak
üşümeye koşacaksın
düşeceksin de
içinden gelecek 

gözlerimi tutar mısın
kaşla göz arası hiç olmaya bayılıyorlar

içimizden gelen şairler konuşsun bütün gece
gece diye bir kırık nazar boncuğum var
gece diye bir reçel kavanozum var
gece diye bir turuncu defterim 

anlatmaya bayılıyorum ama 
gözlerimi tut bir müddet
bir müddet
bütün  sümbüller nergis olsun 

içinden gelecek
içinden 
ondan geriye sayamamak
içinden gelecek
onda kalmak

Yasemin Şenyurt

26 Kasım 2016 Cumartesi

İnsan Nasıl Bir Pencere?




İnsan nasıl bir pencere? Ruhu nasıl bir pencere? Hangi okyanuslarda sağ kalıp hangi fırtınalar karşısında durup penceresini açabilir? Penceresini açmaktan ürkmemek, yürekli olmak, dostça paylaşmak iç dünyasını nasıl mümkündür? Bazen hiç mümkün değilmiş gibi gelir insana. Bazen pencere tuzla buz olur. Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabını okuyalı yıllar oldu ama dün oyunu izledim Ankara'da. İnsanın kendini anlama çabası ancak bir başkasına gerçek anlamda açılarak mı mümkün? Gerçekten sevgiyi iliklerinizde hissettiğinizde bu hissi size yaşatan kişiyi allak bulak etme gücü sizi öldürebilir. İnsan ruhunun en karanlık kısımlarından birine dokundum sanki dün gece. O en karanlık kısım aynı zamanda aydınlıktı. Sevildiğini hissetmek bir insanın bu dünyada başına gelecek en mucizevi şey olduğu halde  ondan sürekli kaçınmaya çalışması kendisini zehirleyerek yaralamasıdır belki. Belki diyorum çünkü söz konusu olan insan ruhu...Acı içinde beklerken ve aslında ne beklediğini bile kendine açık açık söyleyememişsen beklediğin geldiğinde onu allak bullak etmek aslında bu hayata atılan bir kazık mıdır yoksa kendi ruhunu tuzla buz etme girişimi mi? Başka türlü düşünmek istiyorum. Başka türlü bir öykü yazmak istiyorum. İnsanın pencere olduğunda aslında kırılganlığına vurgu yaptığımı unutmak istiyorum. Yine de başaramıyorum bunu...

İnsan ruhunun pencere olması sadece kusurlu bir benzetme mi? Bir pencere düşünün ki içinde sayısız pencere saklı. Bir pencere hayal edin ki içinde dört mevsim var. İnsanın aşık olduğu halinden ayrılık haline ve ayrılık halinden ölüm haline ve ölüm halinden doğum haline sürekli bir geçiş söz konusu ise bu geçişlerin farkında olmak mı bütün mesele? Aşkın içinde ayrılık saklı ve ayrılığın içinde aşk saklı ise yaşadıklarımız kolay kolay sınıflandırılamıyor demektir. Bir cam parçasının yaprağa, güneşe dokunuşunu yazmak istiyorum. Felaketler de saklı olsa içinde insan aşkı ve aşkın içindeki bütün harap oluşları sevmişse ona unutmasını öğüt verenlere sadece gülüp geçer. Başkalarının alay etmesini umursamaz. Yakınlığın can yakıcılığını bilen ve seven bir insana kolay kolay merhaba ve hoşça kal diyemezsiniz. Merhaba dediğinizde ona nasıl geçtiğini bilemezsiniz, bilememenize rağmen konuşmayı sürdürmek istersiniz. Sizinle alay ediyor olsa da yakınlığın can yakıcılığını bilen ve seven bir insana cevap veremezsiniz. Cevap verdiğinizi düşünebilir, hayal edebilirsiniz sadece. Ah Dostoyevski... Sana cevap vermek için geberiyor olsam da ruhum tuzla buz olmuş durumda.

İnsan ruhunun her yaşantı karşısında bir cevabı var. Bazen o cevap pencerenin hafifçe açılması ve içeri dolan ses, koku, görüntü ve anılar değil mi? Bazen o cevap mücadele etmek değil mi? Bazen o cevap uzaklaşmak belki de. Aslında her uzaklaşmada yakınlığın can yakması yok mu? Yakınsın, o kadar yakınsın ki bir insanın ruhuna, daha yakın olmanın imkanı yok... Canın yanıyor ve ne kadar yanarsa o kadar iyi diyorsun. Yaşamak bu can yanmasını gidermek, azaltmak üzerine çabalamakla geçerse canına fazla değer vermiş olursun. Canın yanar ve sen canından çok o yanma halini seversen o zaman, o zaman sevmekten söz edebilirsin. 

Yasemin Şenyurt

Boşu Boşuna Aramak




“Ben işte böyle, bir iki insanla, bir iki hayvanı felaketten kurtarmak için nahiye müdürüyle ahbaplığı kararlaştırmıştım.”

(Sait Faik, Korentli Bir Hikaye)



Gözlerini kendi çıkarları kör etmiş ama görmeyi sürdüren insanların beyinlerinde dönme dolaplar, çizgi film kahramanları, topaçlar aramayın boşu boşuna.

Boşu boşuna ağaçlara sarılan, kuşlarla konuşan, delilerle iyi anlaşan insanların beyinlerinde alacak, verecek listesi aramayın.

Boşu boşuna aradığınızı da bilseniz aramayı sürdürmenizde belki de size iyi gelen bir şeyler vardır.

Geçenlerde küs kalmayı başarmış iki çocuğu dinledim. Boşu boşuna ikisinde de kabahat aradım.

Geçenlerde çiçekleriyle konuşan kadının gözlerinden tutup ayak bileklerine kadar süzdüm ve yalnızlık aradım. Boşu boşuna…

Geçenlerde simitçinin üstünde yoksulluk aradım boşu boşuna.

Bir kediyle göz göze geldik. Aramayı bıraktım. Kitabevine girdim, kedi peşimden girdi, kitabevinin sahibi gülümsedi. Bir kitap aramıyordum, bir ya da iki kitap satın almak niyetinde değildim, göz göze geldik yeniden kediyle. Kedinin adını aradım anılarımda. Kitabevine benden önce girmiş çocuk yüzümü dikkatle inceledi. Belli ki yüzümde yabancıyı arıyordu…

Yasemin Şenyurt


25 Kasım 2016 Cuma

Tante Rosa yarım kalmamalı




Yorganıma saklandım
Bacaklarım dermansız
Gözlerim kekeme
Yarım saat uyusam yetecekti
Titredi durdu kalbim

Tante Rosa’yı yarım bırakmamalı

Sevmek diyorsun
Bırakıyorsun ellerini gökyüzüne
Uçurtma gibi

Sevmek diyorsun
Tutuyorsun kendi ellerini
Kenetliyorsun sesine

Tante Rosa’yı yarım bırakmamalı

Titredi durdu kalbim
Pek hırçın
Az kırmızı

Sevmek diyorsun
Özgürlük geçiyor içimizden

Sen heceledin
Ben öyle anladım hayatı
Geçmiyordu gelecek zaman
Geçmiyordu derin ve mavi zaman
Ben öyle sevdim hayatı
Sen anlatınca

Bir okuma bahçesinde
Tante Rosa yarım kaldı

Bir cümle kurana kadar çıkan zamana canım dedin ya
Canım dedin ya
Titredi kalbim

Tante Rosa yarım kalmamalı

Bu cümleler bir yere varmıyor canım
Sen durma hayat
Bizi bahçeye at
Bizi denize at
Bizi sokaklara bırak
Çaya limon olsak da olur
Trafik lambasında turuncu dursak da
Sen durma hayat
Kitapların arasındaki çiçeklere kat bizi

Aldat dur be tanrım
O anlatsın
O hecelesin
Sevgi desin
Der demez teneffüs zili
Der demez sarılmak
Der demez titresin kalp

Sana kızmam tanrım
Cehenneminde yanmam
Cennetinde duramam
O anlatmazsa ben kaçarım buralardan

Bana kızabilirsin tanrım
Haklısın
Tante Rosa yarım bırakılmamalı

Yasemin Senyurt
2016





Yolcu Olamadım





“Gittim bir ağaç altına oturdum. Balıkçı küreğinin şıpırtısını duymaya başlamıştım. Arada bir sazın sesi de geliyordu. Sırtımı verdiğim ağaç da kımıldamaya başlamıştı.”

(Sait Faik, Türk Ülkesi)



Öyle bir yolculuk hayal ettim ki gözümden yaşlar gelerek uyudum. Sabah olduğunda içimde ağaçlar kımıldadı durdu. İnsana dünyayı dar eden yasaklar mıydı yoksa insanın kendini hapsetmesi miydi bilemiyordum o an. İnsana hesap yapmayı sevdiren şeyleri ayıklamak gerekiyordu zihinden, kalpten ve bu bazen kafadaki bitten kurtulmak kadar zordu. Yer yer başımı bütün gürültüden ayırıp denize sokarmışçasına gelen serinliğe şükran duyuyordum.

Bir tren yolcusunun kitabı, çakmağı, sigarası olmayı hayal ediyordum. Bir tren yolcusunun fotoğraf makinesi oluyordum ara ara. Eşya özler mi hiç diyorlardı ya onlara bir şiir okumak istiyordum ama acele ediyorlardı ve şiiri dinlemiyorlardı. Tren yolcusunun pek küçük ve bir o kadar şirin olan ayracı olup sözcüklere başımı sürüyordum. Tren yolcusunun anahtarlığı yere düşürmesiyle çıkan ses de oluyordum ara ara. Bir türlü tren yolcusunun kendisi olamıyordum ama olsun…

Şu benim huysuz hallerime en çok katlanan annem yine dönüyor evine. Her hücresinde şefkat, anlayış, iyilik olan annem yine dönüyor evine. Ben bir yolcu olsaydım da yanına otursaydım, ne güzelsiniz diyebilseydim…

Bir yolcu olamadım ama sabah oldu. Ağaçlar kımıldadı, hesaplar durdu, türküler söylendi, insanlar koşuşturdu, bir çocuk ağladı, bir çocuk takla attı, kımıldadı mavi. Yer yer başımı saran bütün hayattan ayırıp onunla kalıyordum ya çocukça, delice kımıldardı şiirler. Yer yer başımı saran hastalığa öyle meydan okurdum ki şaşıp kalırdı sevdiklerim. Bazen de o hastalık etrafımı sarar, sarar, daraltırdı içimi ama olsun…

Düşman kesilirdim en sevdiklerime, dikenler sarardı her yanımı, acıtırdım sözlerimle, davranışlarımla ama ben böyle olsun istemezdim. Baştan ayağa barış olmayı düşlerdim, anlayış, sevgi, iyilik, güven olmayı dilerdim. Sabah oldu ve ben yolcu olamadım ama olsun. Ne olurdu bir sigaranın külü olsaydım da kendim olmasaydım dediğim nice an yaşattım kendime ama olsun.  Şu benim yüreği sıcak mı sıcak annem ,bakma sen bana… Yaşamının her anını tadına vara vara yaşa, yaşa ki ben şükredeyim…


Yasemin Şenyurt

21 Kasım 2016 Pazartesi

yaşam neden örülür





“ Şimdi  kimse evinin bir köşesine, onun elinin sürülüp de güzelleştiğini hatırlamıyor. Bırakın hatırlamayı, kimse onun eliyle bir duvarın güzelleştiğini, bir harcın sağlamlaştığını, bir kirecin rengini zor attığını fark etmemişti ki.”

Sait Faik (Barba Antimos)



Yaşam neden örülür? Hangi malzemeden örülür ve niçin örülür? Sevgi örmemişse gözlerimi bir sabah, o gün  güzel şeyler görmemin imkanı olmaz. Sevgi örmemişse ellerimi her dokunuşum eğreti, her şiir yazılmamış kalır.
Al gözlerimi, bunlar benim değil, benim gözlerim sıcak olmalı diye fısıldadım belirsizliğe.
Belirsizliğin belirsizlik olduğu her halinden belliydi. Hiç ses çıkarmadı. Yaşamı ören şeyi düşünmeye daldım. Birbirini neredeyse ezip geçecek insanlar bazen nasıl da birbirlerine kenetlenirdi ve bu kenetlenme sırasında nasıl güzelleşirdi yaşadıklarımız. Adımızı, yaşımızı bilmeden ve kimliklerimizi bir yana bırakıp  okuduğumuz kitaplara daldığımız yolculuklar yaşardık… Ne yemek pişirdiğimizin, nasıl bir işte çalıştığımızın hiç önemi olmadan izlediğimiz filmlerde etkilendiğimiz sahnelerin aynı olması buluştururdu bizi. Kenetlenirdik ve geleceğe göz kırpardık.
Sevgi örüyor ellerimi şimdi. Bu öyküyü kağıt gemilerle Sait Faik’e göndereceğim. Onun öyküleri benim bencilliğimi silip süpürüyor ve bizi düşündürüyor çünkü.
Yaşam niçin örülür sorusunun cevabı onun her cümlesinde var. 
Yaşamı, ağacı, kalbi bir yerinden sökmeye çalışanlar  karşılarında yaşarken ölmüş insanlar görmek istiyorlardı ama biz kenetlendik Gezi’de. Gezi’nin yaşandığı günlerde dilimiz şiirdi.
Kağıttan gemiler yapıyorum irili, ufaklı ve onlara ad veriyorum. Öykümü de saklıyorum gemilere…
Yasemin Şenyurt

16 Kasım 2016 Çarşamba

Günahı Özledim



Fotoğraf: Yasemin Şenyurt



Bütün ipuçları kalbimde
Günahı özledim
Mayısa gidiyorum
Adım serseri olsun
Sana söyledim
Bana acı vermiyor yazmamak

Anlayan gözlerinde sitem yok ya
Bu bence inanılmaz

Banyo yapmalıyım artık
Bütün gücümü toplayıp
Havalı bir kazak giyip
O parfümü sıkarak
Güzel bir imza atabilirim

Ev ilk defa inanılmaz geliyor
Sabah kendine özgü
Su ısıtan
Ekmek ısıtan ve her neyse

Diyorum ki
Devinen her neyse
Diyorum ki
Özleyen benim
Fırçalar yok
Boyalar kurumak üzere

Biraz yanında kalsam

Biraz

Resim yapma dedi tanrı
Günahı özledim
Ellerime sıktım boyaları
Mayısa gidiyorum

Biraz yanında kalsam
Yalansız ve günahkar
Yalansız ve gülümseyerek
Deniz koksam

Her an bunu hayal ettim
Hayal etme dedi tanrı
Ona ellerimi açtım
Beni anlayabilirsin

Aklımı kaybedebilirdim
Anlam bulamasaydım
Banyoya gidip
Suya çevirip saçlarımı
Omuzlarımdan akıp
Diz kapaklarımda durarak
Dünyaya gülümserim
Yeniden iyi olup
Kahvaltı ederim

Reçel ve kızaran ekmek hediyem

Yanında kalıyorum
Biraz
Çok
Çok çok
Hayal ve gerçek
Ayırma
Ayırma dedi biri
Ne ben ne sen ne tanrı
Devam ettim gülmeye
Öperek uyandım rüyamı

Yasemin Senyurt

Bir Göz Nasıl Buzlanırsa Öyle...


Buz gibi gün

Kollarında karga dövmesi
Tesadüf bu
Saatini kırarak
Yapboza bakıyor

Buz gibi
Saat üç
Eski bir ruj ile
Dudaklarına acı veriyor

Gizli sayfaları var ruhunun

Buz gibi gün
Huylu huyundan vazgeçmiyor
Sanki duymuyor
Sanki görmeyecek
Oku diyor karga

Ters ters yürüyor
Kimseyi umursamadan
Çenesindeki benden öpülesi
Küfrün bini bin para
Buz gibi gün
Saatini kırarak
Yuvarlanıyor uçuruma

Sylvia Plath okumalı

Hayal ettiklerine bakınca
Fırlatıyor kahkahasını
Dünyada kalmak için inat etmek de neyin nesi

Ne kadar ve neden soruları gereksizdi

Buz gibi gün
Bir adım daha attım
Ne sızı ne sancı ne acı
Çalım attım be

Fırlatıyor ya kahkahasını
Duyan kaçıyor
Yatırılmalı akıl hastanesine diyorlar
Canınız cehenneme
Buz gibidir
Diken gibidir
Heyyyyyy diye bakıyor
Canınız cehenneme gülümsemesi bu

Tenimdeki bu kavgayı
Dile döken olursa yakarım çırasını diyor

Buzlanıyor gözleri

Bir göz nasıl buzlanırsa öyle

Yasemin Senyurt